Kendine Yazar

   Otuzlarının başında, her zaman koyu renkler giymeyi tercih eden, ortalama boylarda biriydi Ozan. 
Yüz hatları keskin değil, daha çok yumuşak ve silikti, sanki kalabalıkta kolayca kaybolabilecek bir havası vardı.En belirgin özelliği dinlenmemiş gözleri idi. Gözlerinin altındaki koyu halkalar, kronik bir uykusuzluğun veya sürekli bir zihinsel meşguliyetin işaretiydi. Bakışları genellikle tedirgin ve odaksızdı, sanki sadece karşısındakini değil, aynı zamanda sürekli zihninin içinde dönen bir şeyi de izliyordu.
   O gece bank yine soğuktu, demir kolçaklar parmak uçlarını donduruyordu. Ozan, birkaç haftadır her akşam aynı saatte buradaydı. Bir şeyi bekliyordu, bir şeyi geri almayı...
   Fakat o geceki sahne, Ozan'ın zihninde bir döngü gibi dönüyordu: Elif'in üşümesi ve Ozan'ın tereddütsüzce sırtındaki o kalın, koyu kırmızı hırkayı çıkarıp Elif'in omuzlarına atması...
   Elif'in gözleri her zaman biraz hüzünlüydü ama güldüğünde dünyayı aydınlatan bir ışıltı yayardı. Varlığı, kış ortasında açmış narin bir kardelen gibiydi. Teninin rengi, kış güneşi görmemişcesine solgun ve ihtişamlı bir beyazlığa sahipti; bu beyazlık, Ozan'ın ona verdiği koyu kırmızı hırkayla yan yana geldiğinde, o an yaşananları derin bir iç huzur ile çarpıcı kılıyordu.
   Kırmızı hırka Elif'in kar beyazı teninde bir kan lekesi gibi durmuştu. Elif'in dudaklarından dökülen son sözler ise  "Yakında sana geri getireceğim." oldu. Ozan, o andan beri o hırkanın yokluğundan muzdaripti. Sadece bir giysi değil, o, Elif ile aralarındaki kırılgan bağın tek fiziksel kanıtıydı.
   Sabah, iş yerinde, telefonunu cebinden çıkarırken, parmakları alışılmışın dışında bir nesneye takıldı: küçük, buruşuk, sarı bir kâğıt parçası.Açtı. Üzerinde büyük harflerle ve aceleyle yazılmıştı: "ELİF, 4 YIL ÖNCE BOSTON'A GİTTİ."
Ozan'ın beyninde bir kısa devre yaşandı. Hayır. Saçmalık. Daha dün gece yine yanyanaydılar. Hemen telefonuna sarıldı ve aklına mıh gibi kazınmış olan numaraları tuşlayarak Elif'i aradı. Telefon çalmamakla birlikte böyle bir numaranın varlığını bile kabul etmeyen bir ses ile alabileceği en kötü cevabı almıştı. Tek çaresi en eski, en güvendiği arkadaşı Cem'i aramaktı, onu aradı ve

"Cem, çok acil Elif'in numarasını bulmam lazım, ona ulaşamıyorum'' dedi.

Karşıdan derin bir nefes sesi geldi.
"Ozan, kaç kere konuşacağız?
Elif... Elif dört yıl önce Boston'a yerleşti. Bildiğin üzere, Amerika'ya.
Son görüşmenizde yaşananları unut artık.'' dedi.

Ozan'ın ensesinden soğuk bir ter boşaldı , dilinde cümle kurabilecek bir güç yoktu,sustu ve telefonu hızla kapattı.
Cem yalan söylüyordu. Amerika, Boston...  Elif bir yerlerdeydi, belli ki utancından bir yerlerde saklanıyordu.

Ozan, o gece yine Elif'i gördüğü banka geri döndü.
Büyük bir öfkeyle bankı tekmelemeye başladı, sonra aniden yere çöktü. Göz yaşlarını durduramıyordu, ellerini usulca toprağa bıraktı.

Tam o anda, parmakları soğuk, pürüzlü bir şeye takıldı.

Ozan'ın kırmızı hırkasının bir düğmesiydi. Kopuk bir düğme.

"Biliyordum!" diye fısıldadı. '' O buradaydı! Cem yalan söylüyordu." 

Ayağa kalktı, üzerindeki düğmeyi kanıt olarak saklayacaktı. Tam cebine koyacakken, düğme parmaklarının arasından kaydı ve toprağa düştü.

Ozan eğildi. Düğme, toprağın içinde hafifçe parlak bir şeye çarpmıştı. Elini daha derine götürdü ve düğmeyi almadan önce, düğmeye çarpan şeyi fark etti: keskin, cam bir parçası.

Düğmeyi hızla topraktan aldı. Geriye kalan cam parçasının etrafındaki toprakta garip bir ıslaklık vardı. Kızıl, kuruyarak kararmış bir ıslaklık.

Ozan, dehşet içinde titreyerek toprağı biraz daha eşeledi.

Çok geçmeden, bankın dibindeki nemli toprakta, kırmızı yün ipliklerinden oluşmuş, dağılmış bir yığın buldu. Bir kısmı toprağa yapışmış, bir kısmı ise kurumuş kan izleriyle kararmıştı.

Bu, paramparça olmuş bir hırkanın kalıntılarıydı. Sanki biri onu öfkeyle parçalara ayırmış, sonra aceleyle gömmeye çalışmıştı.

Ozan’ın nefesi kesildi, beyni uyuştu , zihni boşaldı.

Eğer Elif Boston'daysa... Eğer bu hırka oraya gitmediyse...

Ozan, hırkayı kime vermişti? Neden parçalara ayrılmıştı? Ve bu kızıl lekeler neden hala buradaydı?

Ozan, yerdeki toprağa bulaşmış kanımsı kırmızılığa yakından baktı. Renk, kendi hırkasının rengiyle tamamen aynıydı.

Dehşet dolu bir farkındalıkla mırıldandı:
"O hırka... kimsede değildi..."

Gözlerini kapattı. Zihninin en derin, en karanlık köşelerinden anlık bir görüntü fırladı:

Ozan, elinde bir kesik cam parçasıyla bankta duruyordu. Karşısında oturan boşluğa öfkeyle bağırıyordu. Kırmızı hırka, bankın demir kolçağına takılıp parçalanıyor, Ozan'ın elleri... kanla kaplanıyordu.

Ozan, yavaşça elindeki düğmeye baktı. Hırkayı Elif'e vermemişti. Onu, Elif'in yokluğuna, o gece orada oturan hayaline karşı bir öfke nöbetinin zirvesinde iken parçalara ayırmış ve gömmeye çalışmıştı.

Ozan'ın vücudu buz kesmişti. Elif gerçekten gitmişti.Geriye sadece kendi kendine yarattığı, kanlı bir yalanın kalıntıları kalmıştı.

Gözlerini tekrar açtığında, bankın tam karşısındaki ağacın gölgesinde bir silüet olduğunu fark etti. Tüm vücudu buz kesmişti.
Silüet hafifçe öne eğildi ve Ozan'a doğru, rüzgarla taşınan bir fısıltı ile seslendi:

"Hırka... soğuktan parçalandı. Ama ben hala üşüyorum, Ozan."

Ozan, artık hangi gerçeğe inanacağını bilmiyordu.
Tek bildiği, kışın bu soğuk gecesinde, kendisinden başka kimsenin üşümediğiydi.
Ve o düğme, elinde bir kanıt gibi değil artık bir suç aleti gibi duruyordu.