Kendine Yazar

   Bazı günler koşturmaca içinde, ruhumu yoran, zamanın akıp gitmek bilmediği sıkıcı işleri yetiştirmeye çalışırken hafızamın perdesine düşen o eski neşe ışığını söndürmeyi bırakır, hatta heyecanla canlanmasına izin veririm.
   İşte o zaman, mahalle bakkalına girer, buz gibi bir gazoz ve bir paket çekirdek kaptığım gibi, kendimi anılarımın o ferah açık hava sinemasına atarım.

   O sinema, yüzlerce fıstık çamının yükseldiği, henüz bina boyları ağaçlar kadar serpilmemiş bir semtte kuruluydu. Bizim gibi yaşı genç olan bu çamlar, tıpkı bizim gibi heyecanlı bir siluete sahipti. Onlar bizim oyun alanımız, en sadık arkadaşlarımızdı. Düzgün gövdelerine ve yatay duran güçlü dallarına tırmanır, iğne yapraklarının o keskin, tatlı kokusunu içimize çekerdik.

   O gün de, semtin abilerinin "ufaklık" diye seslendiği üç kafadar arkadaş, her birimiz bir çam ağacına sırtımızı yaslamış, o kendine has çam kokusunu içimize çekiyor, bir yandan laflıyorduk. Odak noktamız, altın sarısı uzun saçları yüzünden Sarı lakabını taktığımız arkadaşımız Kubilay'dı. Kubilay, her zamanki gibi heyecanla, parlayan gözleriyle anlatıyordu planlarını.

   Fıstık çamı, bizim için sadece bir ağaçtan ibaret değil tam manasıyla bir hazine kaynağı idi. Özellikle o kozalaklar... Kestane renginde, yumurtamsı veya yuvarlak şekilli, yaklaşık on beş santimetre uzunluğunda ve on santim genişlikteydiler. Reçine kokuyorlardı ve her biri bir sır taşıyordu. Bir bebeğin olgunlaşması gibi, üçüncü yılda kendilerini belli etmeye başlayan ve meyvelerini yani çam fıstıklarını saklayan bu kozalaklar... İşte Kubilay'ın planı, tam da bu kıymetli hazinenin etrafında dönüyordu.
   ... ve üçüncü yıl! İşte kilit nokta bu!"
   Kubilay, çamın pürüzlü gövdesine yasladığı başını dikleştirip fısıltılı bir ses tonuna geçti. Heyecanından sesi çatallaşıyordu.
"Bu yılki hasat, en iyisi olacak. O reçineli kabukların içinde ne kadar fıstık saklı olduğunu düşünsenize! Geçen yıl denedik, ama yeterince olgunlaşmamışlardı."

Gruptaki en sessiz olanımız, iri cüssesiyle bile ürkek duran Cenk, çekingenlikle sordu:
   "Ama Sarı... Abiler, 'Kozalaklara dokunmak yasak, yuvasıdır onlar' diyorlar. Hem o kadar yukarıdaki kozalakları nasıl indireceğiz?"

Kubilay, elindeki çam dalını bir kılıç gibi salladı, sanki tüm engelleri kesip atıyordu.
"Abiler yuva diyor, evet. Ama biz de onların en küçük bekçileriyiz, değil mi? Zaten sadece yere düşmüş olanları toplayacağız! En azından bir kısmını... Üçüncü yılda düşenler, en ağır ve en dolgun olanlardır."

Ardından gözleri, gövdeden en dik uzanan, kolay tırmanılır gibi duran yatay bir dala takıldı.
  "Ve o yukarıdakiler için de... Çam Fıstığı Sapanı'nı kullanacağız!"

Bu ismi ilk kez duyuyorduk. Şaşkınlıkla birbirimize baktık.

"Dün gece gizlice babamın marangoz aletleriyle yaptım," diye fısıldadı Kubilay, çantasından özenle sarılmış, ucu çatallı, kalın bir ağaç parçası çıkardı. "Bununla en olgun kozalakları nişan alıp düşüreceğiz. Düşen fıstıklar bizim, gazoz ve çekirdek parasını da bu fıstıklarla denkleştireceğiz! Haftalardır yaptığımız gibi bakkala borçlu kalmayacağız artık!"

Plan, kulağa hem tehlikeli hem de inanılmaz heyecanlı geliyordu. Üstelik bir de ticari zekâ vardı işin içinde; kendi gazoz-çekirdek sermayemizi oluşturacaktık! Gökyüzü altın sarısı bir renge dönerken, üç kafadarın gözleri parlıyordu. Artık görevimiz belliydi: Üçüncü yılın hasadını toplamak !
   

Kubilay’ın sözleri, adeta bir emir gibiydi. Güneşin batmasına daha vakit vardı ama çam ağaçlarının arasında gölgeler uzamaya başlamıştı bile. Heyecan, midemizdeki gazoz köpüğü gibi yükseliyordu.

“Hadi! Kaybedecek zaman yok,” dedi Kubilay, Çam Fıstığı Sapanı’nı belindeki ipe asarken.

Önce, planın kolay kısmı başladı: Yere düşmüş kozalakları toplamak. Çamların dibi, kalın iğne yapraklarıyla kaplı yumuşak bir halı gibiydi. Eğildik, buruşuk, reçineli kabuklara dokunduk. Birkaç tane ağır ve sağlam kozalak bulduk. Bunlar, Kubilay’ın bahsettiği o "üçüncü yılın hasadı"na benziyordu.

Ancak yeterli değildi. Gözlerimiz, yukarıdaki dallarda asılı duran, en büyük ve en dolgun görünen kozalaklara takıldı. Onlar, gökyüzüne daha yakın oldukları için parlıyor gibiydi.

“Sıra sapanımızda,” diye fısıldadı Kubilay. Ağacın en düzgün gövdesini seçtik. Kubilay, sapanı hazırlarken Cenk ve ben, olası bir düşme durumunda kozalakların kırılmaması için iğne yaprağı yığınlarını kümelemeye başladık.

Kubilay, sapanın çatallı ucuna sağlam bir çakıl taşı yerleştirdi. Hedef, dalların üzerinde, yatay bir pozisyonda duran, koca bir yumurtayı andıran o kestane rengi kozalaktı. Derin bir nefes aldı.

“Hazır mısınız?”

Cenk fısıldadı: “Nişan al Sarı, nişan al!”

Kubilay, elini gerdi, yayı bıraktı!

Taş, hedefin sadece birkaç santim uzağından, iğne yapraklarının arasından vızıldayarak geçti. Kozalak yerinden oynamadı bile.

“Çok mu yukarı nişan aldın?” diye sordum.

Kubilay kaşlarını çattı. “Hayır, rüzgâr. Bir daha deniyoruz.”

İkinci atışta, taş kozalağın tam yanına isabet etti. Hafif bir tak sesi duyuldu ama kozalak yine yerinde sağlamdı. Üçüncü yılda olgunlaşan bu meyveler, dallara sıkıca tutunuyordu.

"Daha sert bir şey lazım," dedi Kubilay ayrıca sapanın gücünü arttırmak için gergi lastiğini de iki katına çıkardı. Bu kez, hedefini dikkatle seçti. Kozalağın tutunduğu ince dalı hedefleyecekti.

Gerildi. Nefeslerimizi tuttuk. Zuuuuumm!

Bu sefer ses daha sertti. Taş, ince dalı sıyırdı ve... Çat! Kozalak, sanki ağaçla olan bağını aniden kaybetmiş gibi, büyük bir hızla yere doğru süzülmeye başladı.

Gözlerimiz faltaşı gibi açılmıştı. Kozalak, tam bizim hazırladığımız iğne yaprağı yığınının üzerine, yumuşak bir puf sesiyle düştü.

Zafer çığlıkları atmamak için kendimizi zor tutarak birbirimize sarıldık. İlk kozalak avlanmıştı! Reçinesi parlayan, ağırlığı elimizde hissedilen bu ganimet, bize sadece gazoz parası değil, macera ve ustalık hissi de vaat ediyordu.

Kubilay gururla sapanını yerine astı. "İşte bu! Artık bu semtin en zengin ufaklıklarıyız. Devam ediyoruz!"
   

   Başarılı atıştan sonra, moralimiz tavan yapmıştı. Gün batana kadar, Kubilay sapanı ustaca kullanmaya devam etti ve yere düşenleri de ekleyerek yedi iri kozalak toplamayı başardık. Artık sırt çantalarımızın kumaşı, reçinenin yapışkan kokusunu taşıyordu.

Ertesi sabah, kozalakları parçalamak için erkenden bir araya geldik. Bunu yapmak zahmetli bir işti; kabukları sertti ve içindeki fıstıkları çıkarmak için büyük bir taş ve sabır gerekiyordu. Saatler süren uğraşın sonunda, küçük bir gazoz şişesinin yarısını dolduracak kadar parlak, bej renkli çam fıstığı elde ettik.

Cenk, endişeyle fısıldadı: "Sarı, bu kadar az fıstık bir sürü gazoz eder mi ki?"

Kubilay, elindeki fıstıkları avucunda tarttı ve ciddi bir ifadeyle bize baktı. "Bu sıradan bir fıstık değil. Fıstık çamı fıstığı! Çok kıymetli. Mahallede sadece bizim çamlarımızdan çıkar."

Akşamüstü, fıstık dolu şişemizle mahalle bakkalı Salih Amca'nın yolunu tuttuk. Salih Amca, bizi gördüğünde her zamanki gibi tebessüm etti ama yüzünde alacaklı bir ifade vardı.

"Ufaklıklar, yine mi borçla gazoz alacaksınız? Benim defter doldu artık."

Kubilay, şişeyi tezgâhın üzerine büyük bir rahatlıkla bıraktı. "Borç yok Salih Amca. Bugün takas var. Bunlar, bizim fıstık çamlarımızdan topladığımız en taze, en kaliteli çam fıstıkları. Babam hep söyler , 'Salih Amca, taze çam fıstığına bayılır.' Bunu al, bize de üç şişe gazoz ve bir paket çekirdek ver."

Salih Amca, şaşkınlıkla şişeye yaklaştı. Kapağı açıp bir tutam fıstığı kokladı, sonra ağzına atıp yavaşça çiğnedi. Gözleri birden parladı.

"Hah! Bunlar hakiki lezzet! Uzun zamandır bu kadar tazesini görmemiştim." Salih Amca gülümsedi. "Anlaşma tamam. Hatta size fazladan birer top dondurma da benden!"

O an, kendimizi dünyanın en zengin çocukları gibi hissettik. Sadece gazoz ve çekirdeğimizi değil, yanına tatlı bir bonusu da kazanmıştık.

Ertesi gün, en sevdiğimiz çamların altında, kendi 'sermayemizle' aldığımız gazozları içerken, uzaktan bizi izleyen diğer ufaklıkları fark ettik. Özellikle, Kubilay'ın planına şüpheyle yaklaşan Semih ve ekibi, meraklı gözlerle bize bakıyordu. Semih, cesaretini toplayıp yanımıza yaklaştı.

"Bu kadar gazozu nasıl aldınız ?" diye sordu, sesi kıskançlıkla karışıktı.

Kubilay, gazozundan büyük bir yudum aldı. Hafif sıratarak ve elindeki çekirdek paketini de göstererek
"Bizim, fıstık çamlarıyla artık özel bir anlaşmamız var." dedi.
 

    O günden sonra, Kubilay'ın lakabı sadece "Sarı" olarak kalmadı. Mahallede fısıltıyla yayılan yeni bir unvanı daha vardı: "Çam Fıstığı Kralı." Diğer çocuklar, artık sadece oyunlarına değil, Kubilay'ın bir sonraki "ticari" planına da dahil olmak için etrafımızda dört dönmeye başlamışlardı.
  Üç kafadar, o yaz bambaşka bir maceranın, bağımsızlığın ve küçük bir servetin tadını çıkarıyorduk.